Birini sevmeye başlayabilmek, kontrolsüz görünse de aslında kendi yarattığımız tesadüflere kader elbisesi giydirdiğimiz oyunlardır. Olmadık tesadüfler olur, belki kendimiz bile şaşırırız. Hayat bizi birinin yanına itiyordur, hatta temas eder bedenler. Bir tenin bir başka tene temasında irkilmektir ilk sinyali veren. Sonra, konuşurken gözlerinin içine bakmak. İpe sapa gelmez, gelse de çok oturmayan misafir dokunuşlar vardır ve kaybetme korkumuz ne kadar büyükse o kadar ürkek davranırız. Onun ilgilendiği birçok konuyu daha önceden araştırıp bilgi sahibi olmadığımız için çok pişman oluruz. Hemen araştırmaya başlarız, “Osho kimdir? Bon Jovi nereden gelir?” gibi daha önce ilgimizi çekmemiş ama çekseymiş çok faydalı olacak konuları… Bir telefon numarası edinmek eğer kolay olmuşsa bu kıymetli değildir, aslında sahip olunması kolay olan her şey kıymetsizdir. Ne zaman ki birisi karşımıza çıkar ve “olabilir” derse o zaman başlarız onun peşinden koşmaya.
Genelde aşklar filmlere benzemez, yani delikanlı bir Türk erkeği bir barda tanışıp, hatta bırakın tanışmayı adını bile bilmeden direk dansedip ardından öpüşmeye başladığı bir kadınla evlenmez. Gizemli olan kıymetlidir, “evet” demeyen peşinden koşturur ve onun bu oyununda sen bir gün onun hayatına girmeyi başarmışsan bu bir başarı değildir. Çünkü insan inanmalı ki, hiç kimsenin kendisinden bir üstünlüğü yoktur. Bir kadının peşinden koşmak ve ardından “evet” cevabını alabilmenin her iki tarafı da memnun eden bölümü ikisinin de kendini başarılı kabul etmesidir. Taraflardan biri diğerinin üzerine titrer sürekli, hediyeler, sürprizler, hayat akışında onun hoşuna gitmeyecek ne varsa değiştirmeler veya vazgeçmeler yaşanır. Ancak bir süre sonra nazlı olan taraf kendi -imal- ettiği bu kişilikten hoşlanmaz, çünkü onun evet dediği kişi değildir artık. Ve ardından komik ama işitenin gülemediği cümle gelir.
- Sen çok değiştin, artık eskisi gibi değilsin…
Tabii ki değil, çünkü bütün hayatını sana endeksledi, senin hoşuna ne giderse onu yapıyor, sevmediklerini o da sevmiyor artık. O artık sen oldu, demek ki sen aslında kendinden memnun değilsin.
Sonra diğer taraf bu konuyu bir an önce kapamak ve açıldığı yeri hatırlamamak için banko çözüm gördüğü ama asla işe yaramayacak şu sihirli cümleyi söyler…
- Tamam aşkım nasıl istiyorsan öyle olayım..
Yukarıda geçen bahislerde bu kişiler hep “taraf” olarak adlandırıldı, demek ki en az iki taraf var, fazlasının olmamasını önermeye bile gerek yok! Taraf demek iki farklı düşünce demektir. Aşkta da taraflar vardır ve hep taraf olarak kalmalıdır, çünkü insan kendinden memnun olsa zaten bir başkasıyla ilişki yaşamaz, dolayısı ile taraflardan biri diğerine benzediğinde tekleşir ve lüzumsuzlaşır. Ben, her konuda benim fikrimi benimseyen biriyle yaşayamam. Çünkü paylaşacak veya danışacak ne kalır o zaman? Ya da farklı açıdan bakmanın yanlış yapmayı engelleme gerçeği?
Aşk; sonunu çok az kişinin görebildiği tehlikeli bir yoldur ve ben eminim ki iki tarafta birbirini asla aynı oranda sevemez, yani dengeli aşk yoktur. Her aşk eninde sonunda ciddi bir darbe alır ve ağır hasar bırakır ayrılık olmasa bile… İnsanın insana uyumu belli bir yere kadar vardır ancak, muhakkak kendiyle tam olarak uyuşanı aramamalı insan, uzun arayışlar veya sınırsız sayıda deneme yapmak sonunda hüsranla sonuçlanabilir. En iyisi belli bir döneme kadar değerlendirmeler yapıp tecrübe edinmek ve ardından arzu edilen şartlara en yakın alternatifle devam etmek mantıklıdır. Bununla beraber sadece ihtiyaçlarını giderecek bir eş seçmek de tamamen mantıksız ve mutluluğu olduğun yerde bırakıp onunla yoluna devam etmek demektir.
Umursamaz kişilikler vardır. Hayatındaki kişinin detaylarıyla ilgilenmez. Nasıl yaşar, kiminle yaşar, yaşı, medeni durumu… Detayların önemi yoktur, bir araya gelindiğine ne yapıldığının önemi vardır, bunun dışında hiçbir şeyle ilgilenmez. Böyleleri için karşı cins bir tabak leblebi gibidir, yani hangisini seçtiği önemli değildir. İmal tarihleri farklıdır ancak aşağı yukarı hepsinin tadı, görüntüsü ve bedene kattığı aynıdır. Yani leblebi yemesi gereklidir ve canı istediğinde bakmaya gerek görmeden tabaktan alır ve yer. Bir gün rastgele seçimlerin birinde o tabaktan demir leblebiyi seçtiğinde ne kırılan dişler yerine gelir, ne de yuttuktan sonra midesindeki ağırlığı atabilir.
“Aşkın yaşı yoktur” demek, her yaşta aşık olabilirsiniz, başınıza geldiğinde utanmayın söyleyin demek değildir. Belli bir yaşa geldiğinde; “ben bu ızdırabı yaşamadım, yırttım artık bana bir şey olmaz” deme! Tabakta her zaman bir demir leblebi vardır. Eğer leblebi tüketen biri isen, demir leblebiyi bulma oranın kaç yaşına gelirsen gel, değişmez. Hiçbir tecrübe iş kazası olma ihtimalini yok etmez, sadece azaltır. Tüm önlemlere rağmen iş kazası ihtimali hep vardır.
Yukarıdaki uzun ama yetersiz açıklamaya baktığımızda bilmeliyiz ki: Leblebi bile sorgusuz tüketilecek bir besin değildir!
Giden sevgili ise yedeği olmayan kaybedilmiş anahtar gibidir, çilingir çağırırsın sarhoştur gelemez, gelse de açamaz, açsa da içerde kimse olmaz, olsa da gidenin yerini tutmaz, tutsa da kiracıdır çok durmaz. Biten ya da tek taraflı biten aşk neremizde olduğunu tespit edemediğimiz yaralarla yaşatır, bazıları iyileşir bazıları hep kanar. Ne yapsak boğazımızdaki yumruyu yutkunamayız. Tuğla yutmuş gibi hissederiz, hazmedilemez bir kitle durur midemizde, ne açlık kalır ne yenilende bir lezzet vardır. Yapacak hiçbir şey yoktur. Bir akşamüstü gelmiştir ve gün batmadan gider. Sonraki hiçbir beden onunki gibi oturmaz göğsüne, etrafta onun kadar güzel kimseye rastlayamazsın. Eger bir de uzun sürmüşse ve karşılıklı paylaşılan eşyalar veya hediyeler varsa gözönünde, birlikte dinlenen şarkılar veya birlikte bastığın bir kaldırım taşı hiç farketmez, acının bölge ayrımı gözetmeyen en ağır halini yaşatır.
Dilerim bir gün bunları yaşamadan atlatabilmek için reçete ile satılan bir “ Yut-unut” hapı yapılır!
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder