21 Eylül 2010 Salı

Karmaşa Denizinde Kulaçlar

Üzeri gerçek altından yaldızlı ve simlerinin dökülmesinden korkmayan, bir gün ölecek olmayı güzel bir şarkı dinlemek ya da dost yüreklerle yapılan bir sohbetin en tatlı yerinde bulunmak gibi karşılayan ve aklı bir karış havadaları eşekten düşmüşe çevirebilecek kadar denge unsuru birini tanıdım. Bir gün Romalı olup yerin altındaki musalla taşlarında lir çalan bir sevgili olabilen ve karşısındakini, kendinin de en az onun kadar mucizevî olduğuna inandırabilecek; bazense sadece hayatın güçlüklerinin varılacak noktaya bizleri ulaştırdığını hatırlatabilecek ve güçlüklerin aslında acıyla sahip olunan başarının, hayatın anlamsızlığını giderecek, tadı ve kokusu kötü bir vitamin hapı olduğuna inandırabilecekti beni.

Bir hükümdarlığın temsilcisi olma zorunluluğundan uzak, köle yaşamını merak eden bir kraliçe edasında ve hiçbiri gerçekleşmeyen bir düş yaşamına öykünmenin gerçeğini yaşamak kadar nefes alan bir varlık. Ya da dik yokuşların tepe noktası gibi varılan yaşam düşlerinden bir kaydırakla aşağı kayacak kadar neşeli bir çocuk gibi dönüşleri de yaşayabilen biri. Sokak lambaları, büyüyen dev binaların tepelerinde sorgusuzca melekler gibi bir çember örmüşler. Bakıyor balkondan, sessizce, bekleyişlere tanıklık ediyorlar. Martılar sesini getiriyor hâlâ, O'nu ne zaman getirirler bilmiyorum ama getirseler şu dakika nasıl mutlu olurum biliyorum. O kahkaha dolu sesler mutluluk çığlığı olur ya... Kim bilir! Bekleyişin "bence"sine tanıklık eden gece melekleriyle sabahlara kadar yarenlik ediyor umutlu bir bekleyişin yıldızsız, yalnız ay ışığı serinliğinde, martılarla iş birliği yapan kürek mahkûmu.

Hayata küstüğünde onun da sana küsmesi ihtimalini de düşünmeli elbette... Oysa ne güzellikler vardır küsmesen birlikte yaşadığın. Yutkun ; o boğazındaki yumruyu paylaşıyorum seninle... En güzel sözleri içeceğin zamanlar da yakın. En güzeli de gerçekte yaşayan, elleri sımsıkı kenetlenmiş sevgiliyi yazabilmek... Umut aksın bizlere. Düş aksın. Bu yaramaz çocuk, belki de ilk kez bir dokunun en ince iplik tozuna bile dokunmayı kafasına koyduğu günlerini yaşıyor. Dokunduğu anda hopp uçuverecekmiş hissiyatı veren kalbinin zıplayan köşe kapmacasına bakıp gülümsemeyi öğreniyor. Zaman zaman gelen nöbetlerindeki sancılarına bakıp da aslında masumaneliğini hâlâ koruduğunu çok iyi biliyor. Dokunun tene uyumundan çok ruha uyumunu keşfe çıkıyor. Arada kendini korkutuyor ve sonra bu korku tünelinden yine ışığına erişiyor. Bu yaramaz çocuk, yalnız olmaktan sıkılıyor sadece bunları yaparken... Hayat boyu yaramazlığa devam edeceği arkadaşının da yanında olmasını istiyor sadece... Bugün güneş içime doğdu... Dokunun ruhuma erişmesine belki de ilk kez çok az kaldı...


Yolun yarısına gelmişiz... Geri dönmekle sona gitmek aynı yorucu yolculuğun gündüz sıcağıyla gece ayazı. Gördüğümüz yolları yeniden geçip emniyetle başladığımız yere mi dönelim? Yoksa yeni bilinmeyenlerin tehlikeli maceralarına mı atalım yanık ve yara izleriyle dolu bedenlerimizi?

Ölümden korkuyor musun?
.........
O zaman ilerleyelim .

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder